Güncel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Kronos

Zeus'un babasıdır ve zamanı temsil eder aynı zamanda en güçlü Titandır.

Rhea

Kronos'un eşi, Zeus'un annesidir. Doğurganlık ve bereketi temsil eder.

Okeanos

Okyanus, eski Yunan inanışında dünyayı saran Okenaos nehridir.

Tethys

Okenaos'un karısıdır. Yeraltı ve kaynak suları, tatlı suları temsil eder.

Hyperion

Güneşi temsil eder.

Theia

Hyperion'un karısıdır. Değerli madenler, parıltılı taşları temsil eder.

Koios

Leto ve Asteria'nın babasıdır. Hem kuzey kutbunu hem bilgeliği temsil eder.

Phoebe

Koios'un karısıdır. Gizem ve kehaneti temsil eder.

Themis

Adaleti, ilahi kanunu temsil eden tanrıçadır.

Mnemosyne

Hafıza ve hatıra ile özdeşleştirilmiştir.

Krios

Savaşla ve takımyıldızlarla ilgili olduğu sanılan Titan.

Iapetos

Prometheus, Epimetheus ve Atlas'ın babalarıdır. Ölümlülüğü temsil eder.

World Wide Web Nedir?


WWW, Web, ya da W3 (World Wide Web), yazı, resim, ses, film, animasyon gibi pek çok farklı yapıdaki verilere kompakt ve etkileşimli bir şekilde ulaşmamızı sağlayan bir çoklu hiper ortam
sistemidir. Hiper ortam, bir dokümandan başka bir dokümanın çağırılmasına (navigate) olanak sağlar (iç içe dokümanlar). Bu ortamdaki her veri (object), başka bir veriyi çağırabilir (link). Link, aynı
doküman içinde başka bir yere olabildiği gibi, fiziksel olarak başka bir yerde (internet üzerindeki herhangi bir makinada) de olabilir. Bütün bu farklı yapıdaki veriler uygun bir standart ile bir arada kullanılıp bir Web Listeleyicisinde (Web Browser) görüntülenebilir. Web'in diğer bir işlevi de, öteki bazı internet servislerini kendi içerisinde barındırmasıdır (ftp, gopher, news, wais gibi).

Web uygulamaları (Web sayfaları),Web Listeleyicilerinde (Browser, Gezgin, Tarayıcı) görüntülenir. Web sayfaları, başka sayfalara ve değişik türden verilere hiper linkler içermektedir. Buralara fare ile tıklayarak, başka sayfalara, oradan da başka sayfalara geçeriz. Bu aslında çok basit bir bilgiye ulaşım modeli. Web Sistemleri, kullanılan platformdan bağımsızdır. Bir Macintosh, Pc ya da Unix Web
Listeleyicisi aynı sayfaları, aynı şekilde alırlar. Sayfaların alındığı Web Servisleri de farklı bilgisayar platformlarında olabilir. Web Listeleyicileri ve Web Servis Sağlayıcı Ortamlar hemen hemen tüm dünyada her yerde vardır ve global olarak kullanımları üstel bir şekilde artmaktadır.


Web yapısının bu kadar çok kabul görmesinin bazı sebeplerini sıralamak gerekirse :

Herşeyden önce Web, açık bir sistem. Platform, bilgisayar, işletim sistemi vb bağımlı değil. Web üzerinden pek çok bilgi kaynağına kolayca erişilebilir.
Web uygulamaları geliştirmek ve bunları kullanıma sunmak çok kolay. Çoğu durumda, uzmanlık gerektirmiyor ve fazla bilgisi olmayan birisi bile Web sayfaları dizayn edip kullanıma sunabilir.
Web ortamları artık son derece dinamik. Java ve ActiveX kullanarak, tamamen konfigüre edilebilir client (istemci) uygulamaları geliştirmek mümkün. Java kullanarak, söz gelimi bir firma, ürün
tanıtımları için, dinamik bir şekilde kendiliğinden oluşan uygulamalar yaratabilir ve sayfa içerikleri
kendiliğinden değişebilir.Bir kullanıcı, isteğine bağlı bir şekilde, bağlandığı bir veri tabanından bilgileri istediği gibi farklı gruplarda isteyebilir (client side corporation).
Aranılan bilgilere, birtakım tarama mekanizmaları (Search Engines) sayesinde kolayca ulaşılabilir.

Klasik Web tanımı böyle. 1996'dan sonra, Web'in başka bir işlevi daha ortaya çıktı : Web aslında bir
işletim sistemi!! Birbirine bağlı bilgisayarlar arasında veri paylaşımı için kuralları olan, iyi bir grafik ara birimli bir işletim sistemi. Şu an bile, Web arayüzü ile, sabit diskimizdeki dosyalar arasında
gezinebiliriz. Tıpkı, başka bilgisayarlardaki sayfalar arasında gezindiğimiz gibi. Web arayüzlü işletim sistemleri konusunda ciddi araştırmalar var.

Internet Ne Kadar Güvenli?

Internet'in, şu an için, çok fazla güvenli olduğu söylenemez. Nadiren de olsa, kişisel iletiler (e-posta, e-mail) kötü amaçlı, profesyonel kişiler tarafından illegal yollarla ele geçirilebilir. Özellikle ticari
kuruluşların Internet'i kullanmaya başlamaları ile birlikte, Internet'te güvenlik probleminin çözümü için ciddi çalışmalar yapıldı.Web üzerinden iletilen her türlü bilginin, yeni şifreleme teknikleri ve çok yüksek hızlı hatlar sayesinde yeterince güvende olduğunu söyleyebiliriz. Ancak, yine de, kullanıcı şifreleri, banka kredi kart numaraları ve benzeri gibi gizlilik içeren bilgileri net üzerinde serbestçe göndermeyin (e-mail ile, güvenlik kilidi olmayan Web listeleyicileri ile vb.)

Intranet Nedir?

Intranet, sadece belirli bir kuruluş içindeki bilgisayarları, yerel ağları (LAN) ve geniş alan ağlarını (WAN) birbirine bağlayan, çoğunlukla TCP/IP tabanlı bir ağdır. Yani, küçük Internet!, Internet'in daha özel bir hali. Intranet'ler gateway'ler ile diğer networklere bağlanabilir. Temel oluşturulma amaçları, kuruluş bünyesinde bilgileri ve bilgi işlem kapasitesini paylaşmaktır. Intranet'ler, şirket(ler) içi tele-
konferans uygulamalarında ve farklı birimlerdeki kişilerin biraraya gelebildiği iş gruplarının oluşturulmasında da kullanılırlar.

Intranet'ler üzerinden HTTP, FTP vb gibi pek çok protokol uygulamaları çalıştırılabilir. Günümüzde, Intranet'ler içinde, Web erişimi ile kaynakların kullanımı oldukça yaygındır.

Bazı şirketlerdeki intranet'lerden, "Firewall" sistemleri üzerinden (bazı emniyet tedbirleri ile), Internet çıkışı da yapılmaktadır. Bu sayede, her iki yönde de ileti trafiği kontrol edilebilmekte ve güvenlik
sağlanmaktadır.

ADSL Nedir?

ADSL, İngilizce Asymmetric Digital Subscriber Line teriminin kısaltmasıdır. Standart bakır telefon telleri üzerinden daha fazla veriyi transfer edilmesine imkan vermek için geliştirilmiştir. ADSL, veri alırken 1.5 ile 9 Mbps arasında veri transfer kapasitesine sahiptir. Veri gönderme kapasitesi ise 16 ile 640 Kbps arasındadır.

XML Nedir?

XML(Extensible Markup Language) HTML ile pek çok açıdan benzerlik gösteren bir markup dilidir.
Verinin tanımlanması ve tarif edilmesi için kulanılır.HTML’deki yapının aksine XML’de kullanılacak
olan tag’ler önceden tanımlı değildir. Yani bir XML dokümanının yapısı tamamıyle kullanıcı tarafından oluşturulur. Verinin tarif edilmesi için DTD adı verilen yapılar kullanılmaktadır. XML ve DTD’nin
birlikte kullanılması ile dokümanlar kendini tarif eden bir yapı halini alırlar.


XML ve HTML arasındaki en belirgin fark XML’in verinin kendisiyle ilgilenmesi HTML’in ise verinin sunumuyla ilgilenmesidir.Buna bağlı olarak HTML dökümanları veriye ilişkin şekillendirme bilgilerini
içerirken XML dökümanları ise verinin tanım bilgilerini içermektedir. XML’in tasarım amaçlarından biri de verinin taşınmasıdır.

Bahsedilen bu özellikleri incelendiğinde XML’in pek çok önemli işlevi yerine getirdiği görülmektedir.

Burada önemli bir nokta olarak XML’i HTML’in yerine geçecek bir dil olarak düşünmek yerine HTML’in tamamlayıcısı olacak olan bir dil şeklinde düşünmek uygundur.
Günümüz bilişim dünyasına bakacak olduğumuzda XML’in her alanda karşımıza çıktığını görmekteyiz. Bu nedenle XML’I bir anlamda geleceğin web dili olarak tanımlamak mümkündür.

IP Adresi Nedir?

Internet'te her bilgisayarın bir IP (Internet Protokol) adresi vardır. Tipik bir IP adresi, noktalarla ayrılan dört rakamdan oluşur; örneğin, 212.156.4.20. Bir bilgisayarın IP adresi varsa, Internet üzerindeki tüm bilgisayarlar bu adresi kolayca bulur. Yani bir sitenin IP adresini biliyorsanız, Web
tarayıcınıza bu adresi yazarak da bağlanabilirsiniz. Ancak bu rakamları akılda tutmak zor olduğundan her bir IP adresine karşılık gelen alan adları verilmiştir. Çoğu Internet Servis Sağlayıcılarda bulunan özel sunucu bilgisayarlardan (Alan Adı Sunucuları - Domain Name Server- DNS) oluşan bir ağ, hangi alan adının hangi IP adresine karşılık geldiği bilgisini tutar ve kullanıcıları doğru adreslere yönlendirir. Internet'te trafiğin işlemesi bu IP adreslerine bağlıdır. Böylece hiçbir karışıklık olmaz.

Siz de Internet'e bağlandığınızda bilgisayarınıza bir IP adresi atanıyor. Ancak çoğu kullanıcının IP adresi dinamiktir, yani servis sağlayıcınızda o an boş bulunan bir IP adresi atanır. Bu yüzden her bağlantıda IP adresinizin son numarası değişir. Kendi IP adresinizi, Internet'e bağlıyken Windows'ta Başlat*Çalıştır satırına winipcfg yazıp Enter tuşuna basarak öğrenebilirsiniz.
Bazı IP adresleri sabittir (static IP), yani IP adresleri hiç değişmez. Bir Web sitesinin adresi her yazıldığında bulunabilmesi için IP adresinin sabit olması gerekir.

TCP/IP nedir?

"Bilgi Ağı" üzerindeki bilgi iletimi ve paylaşımı bazı kurallar dahilinde yapılmaktadır. Bu kurallara kısaca "internet protokolleri", ya da TCP/IP protokoller ailesi denir. TCP/IP (Transmission Control Protocol/Internet Protocol), bilgisayarlar ile veri iletme/alma birimleri arasında organizasyonu
sağlayan, böylece bir yerden diğerine veri iletişimini olanaklı kılan pek çok veri iletişim protokolüne verilen genel addır. Bir başka değişle, TCP/IP protokolleri bilgisayarlar arası veri iletişiminin kurallarını koyar.

Bu protokollere örnek olarak, dosya alma/gönderme protokolü (FTP, File Transfer Protocol),
Elektronik posta iletişim protokolü (SMTP Simple Mail Transfer Protocol), TELNET protokolü (Internet üzerindeki başka bir bilgisayarda etkileşimli çalışma için geliştirilen *login* protokolü) verilebilir. Adını


sıkça duyduğumuz WWW ortamında birbirine link objelerin iletilmesini sağlayan protokol ise Hyper Text Transfer Protocol (HTTP) olarak adlandırılmaktadır. TCP/IP protokolü aynı zamanda, diğer
iletişim ağlarında da kullanılabilir. Özellikle pek çok farklı tipte bilgisayarı veya iş istasyonlarını birbirine bağlayan yerel ağlarda (LAN) kullanımı yaygındır.

XML Nasıl Kullanılabilir?

XML hakkında bilinmesi gereken en önemli nokta bu dilin veriyi taşımak amacıyla tasarlanmış oluşudur.
XML ile veriler yapı bakımından modülerlik kazanmaktadır. Yukarıda bahsettiğimiz gibi XML
dökümanları verinin içeriğiyle ilgilenmektedirler. Bu sayede verilerin içerik, yapı ve sunum kısımları ayrı modüller halinde farklı XML dokümanlarında tutulmaktadır.
XML dokümanları Veri Adaları(Data Islands) adı verilen teknik sayesinde HTML sayfaları içerisinde de depolanabilmektedir. Bu teknik sayesinde verinizin sadece sunumuyla ilgilenilmektedir

XML ile verinin alışveriş işlemi gerçekleştirilir. XML, yapısının esnekliği sayesinde birbirine uyumlu olmayan sistemler arasında veri alış verişini rahatlıkla gerçekleştirmektedir. Günümüz bilişim dünyasında bilgisayar sistemleri ve veritabanlarının genellikle birbirine uyumsuz sistemler
içerebildiklerini görmekteyiz. Bundan dolayı uygulama geliştiriciler Internet üzerinden bu tip uyumsuz verilerin alış veriş işlemini gerçekleştirmek zorundadırlar.
Verinin XML formatına çevrilmesi ile farklı sistemler ve uygulamalardaki verilerin karmaşıklık derecesi indirgenerek alış veriş işleminin kolaylaştırılması sağlanır.
XML ile finansal bilgilerin Internet üzerinden alış verişi sağlanmaktadır. Günümüzde artık hepimizin sıklıkla duyduğu elektronik iş kavramı açısından incelenecek olduğunda XML’in önemli fonksiyonları yerine getirdiği görülmektedir. Bahsedilen bu fonksiyonları ile XML geleceğin Elektronik İş dili olarak da yeni bir misyonu üstlenmektedir.

XML ile verinin paylaşımı kolaylaştırılır.

XML, veriyi düz metin (plain text) formatında saklamasından dolayı veriyi paylaştırma konusunda da hem yazılım hem de donanımdan bağımsız hareket edebilme imkanını sunmuştur.

Bu sayede farklı uygulamalarda hareket eden farklı veri tipleriyle çalışmak daha da kolaylaşır. Ayrıca işletim sistemlerinin yükseltgenmesi, sunucu, uygulama vb. dışsal faktörlerin yenilenmesi gibi dışsal faktörlerden de asgari ölçüde etkilenilmiş olunur.
XML ile verinin depolanması sağlanır.

XML, verinin dosyalarda veya veritabanlarında saklanması için de kullanılabilir.

XML, yazılım, donanım ve uygulamalardan bağımsız olduğu için verinin daha elverişli olarak
kullanımını sağlamaktadır. Yani başka istemci(client) veya uygulamalar tıpkı veri kaynaklarına erişiyormuş gibi XML dosyalarına rahatlıkla erişebilirler.


XML, esnek yapısı nedeniyle başka dillerin de oluşturulabilmesine olanak tanır. Wireless Markup Language(WML) mobil cihazları için kullanılan WAP ortamlarının dilidir ve XML’in türevidir.

XML kullanımının yaygınlaşmasının nedenleri nelerdir?

1.  Bilgiye içerik değeri katar. Etiketler ve diğer XML bileşenleri; veriyi yorumlamada, sorgulamalarda, akıllı veri işlemede (data mining) ve buna benzer diğer operasyonlarda kullanıcıya içerik bilgisi sağlar.
2.  Dağıtılmış veriler için tek bir sunucudan görünüş sağlayan XML'in, erişim sağladığı bir çok verinin öğeleri, değişik veri tabanları içerisinde bulunabilir. XML ile bu verilere tek bir sunucu üzerinden bakılıyormuş gibi erişilebilir.

3.  Verilerin sınıflandırması, her uygulamanın özelliklerine göre bire bir belirlenebildiğinden çeşitli uygulamalara yerinde ve etkin çözümler sağlanabilir. Özellikle verilerin iç içe geçirilebilir olmasıyla, klasik ilişkisel veri tabanlarındaki gibi tablolar arası ilişkilendirme işleminden tasarruf edildiğinden sorgulama ve operasyonlarda yüksek performans artışı ve kolaylık sağlar.

4.  XML, sabit bir etiketler kümesi içermediğinden ve istenildiği kadar uygulamaya özel yeni etiket yaratılabildiğinden, genişleyebilen ve esnek bir veri standardıdır. İlişkisel veri tabanlarının dizayn güncellemeleri, XML'e göre daha çok zaman alır ve genelde sistemin performansını önemli ölçüde düşürür.

5.  XML etiketleri doğal dille yazıldığından anlaşılması kolaydır. Böylece her düzeydeki çalışan veri etiketlerini kolayca okuyarak verinin içeriği hakkında bilgi sahibi olabilir.
6.  İçeriği gösterimden ayırır. XSL "style sheet"leri tarafından oluşturulan görünüş ve veri yapısı bilgileri, XML ile hazırlanmış bir belgenin görünüşünün içeriğe dokunmadan değiştirilebilmesini sağlar.

7.  Sektör içi ortak standartların geliştirilebilmesine ortam sağladığından, aynı sektördeki firmaların veri paylaşımını kolaylaştırır.
8.  Sıradan veri tabanlarında; veri kayıtları, belirli şemalara ihtiyaç duyar; oysa XML belgeleri bu tür tanımlamalara ihtiyaç duymadan saklanabilir çünkü XML etiket ve özelliklerden oluşan meta veriler içerir.

9.  Çeşitli veri türleriyle kullanılabilir. XML belgeleri, çoklu ortam verilerinden (resim, ses, video) aktif bileşenlere (Java Appletleri, ActiveX) kadar birçok olası veri türünü içerebilir.
10.  Çokdilli belgeleri ve "Unicode"u destekleyen XML, uygulamaların uluslararası hale getirilmesinde önemli avantaj sağlar.

Web servisleri için XML entegrasyonun genel aşamaları nelerdir?


Servise dayalı mimari (Service Oriented Architecture), ayrı bilgi sistemlerini entegre eden ve
heterojen sistemler arsında köprüler oluşturabilen, bilinen en efektif ve düşük maliyetli mimaridir.
Böyle bir mimari sistemle hareket (transaction) maliyeti düşer, iş ve veri akışının izlenebilirliği kolaylaşır ve IT departmanının üstündeki kod yazma, sorun çözme, vs... gibi yükler azalır.

XML entegrasyonun genel olarak üç aşamada yapılması gerekir:

1.  Kurumsal mevcut sistemlerin entegrasyonu

Kullanılmakta olan sistem, uygulama ve veri tabanlarından mevcut yapıya ilişkin bilgi alınır, daha sonra bu yapı web servisleri matığına göre yeniden şekillendirilir. Böylece:

Mevcut sistemlerdeki verilerin geri dönüşümü (yeni sisteme göre kullanılmaları) sağlanır. Entegrasyon projesinin karmaşıklığı ve maliyeti azaltılmış olur.
2.  Kurumsal servis entegrasyonu

Standart tabanlı XML kullanarak, mevcut IT kaynaklarının ve servislerin kurum tarafından kontrolü sağlanır. Böylece:

Servislerin, esnek mimari sayesinde, kurumsal gereksinimlerle uyumluluğu arttırılır.

Çoklu uygulamaların (multiple applications) bilgi, akış ve yapılarını kümeleyen (bir araya getiren) esnek, kompozit uygulamalar yaratır.

Satıcıların standart tabanlı mimarilere bağlı kalmasını önler.

3.  Kurumsal bilgi entegrasyonu

Kullanıcıların iş terimleri kullanarak aradıkları bilginin, formatından ya da bulunduğu sistemden
bağımsız olarak veri kaynaklarında bulunması, erişilebilir olması ve taşınmasını sağlayan bir gateway oluşturur. Böylece:
Kullanıcının ya da iş akışının ihtiyacına göre veri sunumları yapılabilir ya da diğer türdeki sunumlarla birleştirilir.

Her türlü bilgisayara ve uygulamalara tam zamanlı bilgi taşınır.

Güncellenen bilgi sayesinde yöneticilerin karar verme süreci güçlenir.

Web Servislerinde kullanılan teknolojiler nelerdir? Bunlar XML ile nasıl bütünleşmiştir?

Günümüzde, farklı programlama dilleriyle yaratılmış, farklı obje modelleri ya da veri standartları kullanan ve hatta farklı işletim sistemlerinde çalışan bir grup uygulamayı bir araya getirerek
kullanabilir, ve bu entegrasyonu da internet ortamına aktarabiliriz. Web Servisleri, bu tür
entegrasyonları kullanabileceğimiz ara yüzler sağlayarak, işlerimizi internet üzerinden platformdan, dilden ve obje modelinden bağımsız olarak yapabilmemize olanak tanır. Web Servislerine erişim standart bir ara yüz aracılığıyla gerçekleştiği için birbirinden tamamen farklı sistemlerin birlikte
çalışabilmesine olanak verir. XML veri standardı, platformdan bağımsız oluşu ve entegrasyon ve standardizasyon kolaylığı ile web servisleri teknolojisinin temel yapı taşlarından biridir. Halen


kullanılmakta olan bu veri transformasyon ve işleme protokolleri genel olarak üç isim altında incelenebilir.
SOAP: Basit nesne erişim iletişim kuralı (SOAP- Simple Object Access Protocol), XML temeli üzerine oluşturulmuştur. Uygulamaların birbirlerine çağrı yapabilmeleri için oluşturulmuş bir standarttır.
Uygulamaların internet aracılığıyla birbirlerinden nasıl bir istekte bulunacağını, bir isteğe nasıl karşılık verileceğini tanımlar. Kısacası internet üzerinden dağıtılan uygulamalar geliştirmemizi mümkün hale getirir.
UDDI: Evrensel açıklama, keşif ve entegrasyon (Universal Description, Discovery and Integration),
web servisleri ile ilgili olarak bir adres defteri işlevi görür. UDDI, XML Web Servisleri sunan şirketlerin bulunmasını sağlar. UDDI ve XML web servisleri sayesinde Internet üzerinden yaptığımız arama
işlemlerimizi çok daha kısa zamanda ve doğru olarak yapabiliriz.

WSDL: Web hizmetleri tanımlama dili (Web Services Description Language), bir XML web servisinden hangi işlevlerin sağlanabileceğini, bu işlevleri çağırmak için hangi parametrelerin girilmesi gerektiğini ve servisten dönecek olan verinin tipinin ne olduğunu tanımlamaya yönelik bir standarttır.

İstemci (client) HTTP protokolünü kullanarak sunucuya (server) istemini iletir ve sunucu bu istemi XML standardına göre işleyip yanıtını yine XML verileri halinde saklar. Web servislerinin
kullanılabilmesinde, geliştirilebilmesinde ve diğer uygulamalarla bütünleştirilebilmesinde XML veri standardına geçilmiş olması çok önemli bir aşama teşkil etmektedir. XML, bu tür uygulamaların daha da geliştirilip yaygınlaşmasını sağlayacaktır.

1. GİRİŞ

 Üzerinde yaşadığımız yerkabuğu ya da diğer adıyla litosfer, dış biçimini ve iç yapısını sürekli olarak değiştiren canlı bir varlık gibidir. Hızlı veya yavaş olarak gelişen hareketleri içinde besler. Bizler, günlük yaşamımızda bu hareketliliğin ve değişikliğin büyük bir bölümünden haberdar olamayız. Kıta oluşturan hareketler olarak tanımlanan sürekli ve yavaş hareketlerin büyüklüğü yılda I-10 mm kadardır. Yüzbinlerce, milyonlarca yıl sürmektedir. Ancak insanlar tarafından dehşetle duyulan ve saniyelerle ölçülecek süreler içinde gelişen hızlı yerkabuğu hareketleri vardır ki bunları da deprem olarak adlandırıyoruz.Yani yeryüzünde duyulan ve kökeni doğal nedenler olan yer sarsıntılarına deprem veya zelzele denir.
Depremler, çoğunlukla büyük elastiki kırıklara bağlı olarak gelişirler. Bu elastiki kırıklara da fay denir.
Fay hattının iki ucunda biriken enerji, kütlenin direncini aşınca kırık boyunca kaymalar oluşmakta ve sonuçta deprem olayı meydana gelmektedir. Ülkemizden geçen Kuzey Anadolu Fay Hattı dünyaca da ünlüdür. 1906 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nde gerçekleşen Kuzey Kaliforniya (San Fransisko) depreminden önce fay hattının iki yanında yapılan ölçüler sonucunda, yukarıda açıklanan deprem oluşum teorisi ortaya çıkmıştır. Depremler yanardağ püskürmeleri ile de ortaya çıkabilir. Ancak, bunlar çok küçük bir bölgeyi etkisi altına alır. Örneğin: Japonya'da bu tür depremler gerçekleşmektedir. Yer altındaki mağaraların, petrol ve doğalgaz kuyularının çökmesinin, büyük heyelanların da deprem oluşturduğu söylense de tam tersi olarak; bunlar deprem sonucunda oluşan olaylardır.
Depremler, önce hafif bir sarsıntı ve yer içerisinden gelen top seslerini andıran gürültüler ile başlar, sarsıntı birden şiddetlenilen yüksek mertebeye çıkar ve en çok hasar yaptıktan sonra aniden yavaşlar, bir süre hafif sarsıntılar biçiminde devam eder ve sonunda duyulmaz olur. Büyük depremler sonucunda yüzlerce kilometre uzunluğunda faylar ve bunlara bağlı olarak yarıklar ve çatlaklar meydana gelir. Depremlerin yeryuvarı üzerinde yapmış olduğu değişiklikler ve meydana getirdiği hasarlar dikkate alınarak derecelendirilmiştir. Bunlar: • 10 dereceli Rossi-Forel • 12 dereceli Mecalli-Sierberg • 12 dereceli Mercalli-Cancani ölçekleridir. Ancak bugün, deprem odağında açığa çıkan enerjinin miktarını esas alan şiddet değerlendirmesi yapılmaktadır. Buna, C.F. RICHTER tarafından depremin magnitüdü (büyüklüğü) denmiştir. Deprem kavramı üzerine yapılan bu kısa açıklamalardan sonra, aşağıda Türkiye'nin depremsellikteki yerine değinilmiştir.

2. TÜRKİYE'DE DEPREM BÖLGELERİ

Türkiye, depremselliği yüksek olan bir bölgede bulunmaktadır. Japonya'dan Amerika Birleşik Devletleri'ne kadar olan hatta Kuzey Anadolu Fay Kuşağı bulunmaktadır. Doğu Akdeniz bölgesinin önemli bir kuşağı olan bu fay hattı, tektonik bir aktivite alanıdır. Yıllık santimetreler hızında doğrultu atımlı kayma hareketleri olmaktadır. Fayın oluşumunu incelemeye yönelik olarak çok sayıda jeolojik, jeofiziksel ve jeodezik çalışmalar yapılmıştır ve hala devam etmektedir. Kuzey Anadolu Fay Kuşağı, Avrupa Asya plakası ile Anadolu Yarımadası arasındaki hareketlerin büyük bir bölümünün birleştiği sağ yönlü bir fay zonudur. 1000 km den daha uzun olan fay, bölgesel bir yarık morfolojisi niteliğindedir. Günümüzde fayın merkez bölgesinde yapılan ölçüler, hareket hızının 1-2 cm büyüklüğünde olduğunu göstermektedir. Yanal hareketlerin yanında kuzey bloğunun da önemli ölçüde yükseldiği ortaya çıkmıştır. Kıtasal hareketler sonunda bazı bölgeler şiddetlice sarsıldıkları halde diğer bölgeler daha az etkilenirler ya da hiç etkilenmezler (tehlikesiz bölgeler). Bu bölgelere deprem kuşaklan, bunları gösteren haritalara da deprem kuşağı haritaları denir. Ülkemiz, şekil 1 .a,b (a- ÇAYNAK S. 1996, b-DEMİR C. ve diğerleri 1995) de verilen Türkiye ve çevresi tektonik haritalarına bağlı olarak 5 deprem bölgesine ayrılmıştır. Birinci deprem kuşağı, Doğu-Batı yönünde Kuzey anadolu Fay Kuşağı doğrultusundadır. Ağrı, Erzurum, Erzincan,Tokat, Amasya, Bolu, Kocaeli ve Çanakkale illerimiz bu kuşakta yer alırlar. Hat, Van, Muş, Bingöl üzeriden güneye doğru Hatay'a kadar uzanmaktadır. Batı ucundan güneye inerek Manisa, İzmir, Aydın ve Denizli illerini de 103 kapsar. Dokuzuncu derece tahrip edici depremlerden başlamak üzere onuncu derece felaket depremleri, onbirinci derece afet ve onikinci derece büyük afet depremler bu kuşakta yer olmaktadır. İkinci derece deprem knşağı, yukarıda sınırlan çizilen birinci kuşağı çevreler. Maraş. Tunceli. Malatya. Çankırı. Yozgat. Uşak. Afyon. Burdur. Muğla. İstanbul, Gümüşhane ve Kars illeri bu kuşakta yer alır. Yıkıcı ve çok şiddetli depremlerin olduğu bölgelerdir. Üçüncü derece deprem kuşağı, her iki kuşağı çevreleyen bölgeleri kapsar. Adana, Sivas, Kayseri, Kırşehir, Eskişehir, Kütahya, Balıkesir, Edirne, Kastamonu ve Samsun illeri de bu kuşakta yer almaktadır. Şiddetli ve oldukça şiddetli depremler olabilir. Dördüncü derece deprem kuşağında Ankara, Antalya, İçel, Nevşehir, Niğde, Antep, Adıyaman, Diyarbakır, Kırklareli ve Hakkari bulunmaktadır. Orta şiddetli depremler ve hafif depremler olabilmektedir. Tehlikesiz bölge sayılan beşinci derece deprem kuşağında ise Antalya -İçel arasında Tuz Gölü'ne kadar uzanan koridor ve Sııriye-Irak sınırına yakın Güney-Doğu Anadolu Bölgesi girmektedir. Konya ve Mardin illeri bu sınırlar içerisinde kalmaktadır. Çok hafif ve ancak sismograflarca kayıt edilen depremler de bu bölgede olmaktadır.

3. TÜRKİYEDE GERÇEKLEŞEN DEPREMLER

Türkiye'de söz edilen depremlerin çoğu Kuzey Anadolu Fay Kuşağı'nda ve Doğu Anadolu Fay Kırığı'nda gerçekleşmiştir. Şekil 2. (ALTINER Y. 1996) de Kuzey Anadolu Fay Kuşağı ve 1903 yılından başlamak üzere gerçekleşen depremlerin yerleri ve tarihleri görülmektedir. Bu depremlerin magnitüdü 5 den yukarıdır. Aşağıda bazıları verilmiştir. 

3.1. BOLU DEPREM BÖLGESİ

1100 km'lik Kuzey Anadolu Fay Kuşağı'nın Bolu bölgesinde kırık genişliği yerine göre 500-1000 m dir. Bu bölgede kayaçlar parçalanmış, ezilmiş, yer yer sıcak ve soğuk su kaynakları çıkmış, baraj gölleri oluşmuş ve volkanik püskürmeler gün yüzüne çıkmıştır. 1.2.1944 tarihinde olan Bolu-Gerede depreminin şiddeti 10, magnitüdü 7.4' tür. 180 km uzunluğundaki bu fay bölgesinde (Bayramören Köyün'den Abant Gölü'ne kadar), makrosismik araştırmalar sonucunda 2-3.5 m yatay kaymalar ve 40-100 m boyunda düşey kaymalar görülmüştür. 1951 Kurşunlu depreminin şiddeti 9, magnitüdü 7 dir. 1944 Bolu deprem fayı yeniden harekete geçmiş, doğuda Afşar-Dol aş I ar köyleri arasında 12 km uzunluğunda yeni bir fay kırığı oluşmuştur. 26.5.1957 tarihinde gerçekleşen Bolu-Abanl depreminin şiddeti 9-10 dur. 40 km'lik fay uzunluğu bulunan bölgede 1.60 m yatay kaymalar ve 0.40m düşey kaymalar olmuştur. 22.7.1967 tarihinde olan Akyazı depreminin şiddeti de 10 dur. 60-80 km uzunluğundaki fayda 1.90 m yatay kayma ve 1.20 m düşey kayma meydana gelmiştir.

3.2. VAN DEPREM BÖLGESİ (ÇALDIRAN DEPREMİ)

24.11.1976 günü yerel saatle 14.22 de yıkıcı bir deprem, Doğu Anadolu'nun Van ile Ağrı illeri arasındaki bölgeyi korkunç derecede sarsmış, en fazla hasarını Çaldıran Bucağı'nda ve yakın çevresinde yapmıştır. Erciş-Özalp ve Diyadin'e bağlı köylerde önemli mal ve can kaybına yol açmıştır. Deprem bölgesi şekil 3. de görülmektedir. Yaklaşık 2000 km2 'lik mesken alanında evlerin en az %80 i yıkılmış (10 000 kadar), yıkılan bu evler altında 4000 den fazla insan hayatını kaybetmiştir. Bölgede son 100 yıl içinde bu şiddette başka bir deprem olmamıştır. Depremin büyüklüğü Kandilli Gözlemevi verilerine göre 7.6 magnitüddür. İlk şiddetli sarsıntılar, Van'daki kayıtlara göre 17 saniye sürmüştür. Deprem sırasında Van Gölü tabanı güneye doğru eğilmiş, kuzey kıyısı güney kıyısına göre yaklaşık 16 cm yükselmiştir.
Çaldıran depremi, 90-100 km uzaktaki Van ve Ağrı il merkezlerini hasar yapacak derecede etkilememiştir. Deprem sırasında 50 km uzuzluğunda bir kırık sistemi oluşmuştur. Yatay hareket miktarı 330-350 cm'yi bulmuş, ancak düşey hareket 50 cm'yi aşmamıştır. 

3.3. MALATYA DEPREMİ 

5.5.1986 günü saat 6.30 sıralarında Malatya'nın Doğanşehir ve Sürgü ilçeleri yakınlarında 5.8 magnitüd büyüklüğündeki ilk depremin resmi verilerinde 824 ağır, 2539 orta ve 4705 az hasar bildirilmişse de 6.6.1986 tarihli aynı şiddetteki deprem hasarın daha da artmasına neden olmuştur. Doğu Anadolu fay bölgesi içindeki Sürgü Barajı'nın kretinde 500 m uzunluğunda, 5- 15 cm açıklığında ve 1-1.5 m derinliğinde çatlaklar oluşmuştur. Sürgü İlköğretim Okulu'nun zemin katı ve 1 ve 2. Katların altında kalarak yok olmuştur.

Diyalektik materyalizm (diğer adları: eytişimsel maddecilik, eytişimsel özdekçilik). Materyalizm'in Karl Marx tarafından yorumlanmış biçimi. Marksist felsefenin adlandırılma biçimi ya da Marksizmin felsefi öğretisi.


1- FELSEFE VE METAFİZİK SİSTEMLER 

Bir zamanlar bütün insan bilgileri FELSEFE (us sevgisi, akıl dostluğu) adı ile bir araya toplanırdı. Bütün ilimler felsefe demekti. Fakat insanın bilgisi ilerledikçe, birçok bilimler felsefeden ayrıldı. Son zamanlara kadar okullarda okutulan felsefe deyince, akla şu konular gelirdi: (a) Psikoloji, (b) Mantık, (c) Metafizik (doğa üstü), (d) Ahlâk (moral), (e) Felsefe tarihi. Ancak 19. yüzyılın ortalarından beri, bu beş konudan da çoğı: felsefeden ayrıldı. Örneğin Psikoloji denilen ruhiyat başlı başına bir bilim oldu. Hatta birçok psikolojiler meydana geldi. Felsefe tarihi, esasen özel bir felsefe meselesi değildi. Geçmiş felsefelerin, söylenmiş felsefe mezheplerinin sıra ile anlatılışı idi. Geriye ü ç şey kalıyordu: Mantık, Metafizik, Ahlâk.
(i) AHLÂK: Bir felsefe meselesi olmaktan çok, felsefece kabul edilmiş teorik prensip ve hükümleri, insan hayatına uygulamaya kalkışmak idi. Her filozofun ileriye sürdüğü ve denenmesini öğütlediği bir ahlâk reçetesi vardı .Onun için çok geçmedi, ahlak da özel bir bilim haline geldi. Ve pratik ahlak ya da sosyoloji denilen toplum bilimine malzeme oldu. Yahut da adab-ı muaşeret (görgü kuralları) kitapları kılığına geçti: Salon kuşu oldu.
(ii) METAFİZİK: Doğa ve fizik (madde) ilimlerinden sonra gelen, fizik ötesi denen konu dur.(Metafizik felsefe bir tek şey arardı: Mutlak Hakikat. Yani ebedî, ezelî, değişmez şeyi.. Fakat evrende öyle şey yoktur. Metafizik mutlak haki kati nerede arardı? ilimin henüz boş bıraktığı, yani insan bilgisinin erişemediği yerlerde. Şu halde metafizik, bilinmeyen şeyi bilmek gibi bir iddia idi. Hem de o aranan şey mutlaka Mutlak olacak ve o şeyi bir tek filozof, kendi kafasından uyduracaktı. İşte bu uydurma mutlak hakikatlerin herbirine Metafizik sistem denilirdi. 19. yüzyılın ortalarından beri gerek madde, gerek hayat ve gerekse toplum alanlarında yapılan katı keşifler artık o gibi uydurma hakikatlere yer bırakmadı. Metafizik iddialar ve sistemler, artık kadim hurafeler ve masalar gibi, insan bilgisinin çocu kluk devrine özgü birer müstehase (fosil) olarak müzeye kaldırılmak gerekti. Metafizik eğer hâlâ bireylerde yaşıyorsa, bu, hurafe ve masalın hâlâ ilimden kuvvetli olduğuna delâlet etmez. Toplumun bazı hayattan kopmuş tabakaları ve döküntüleri içinde, büyü cülük ve ipnotizmacılık, ispritizmacılık gibi metafizikçiliğin de en son bir teselli itikadı halinde süründüğüne delâlet eder. Eskiden, metafizik düşünce devrinde, madde evreni üzerine Doğa Felsefesi ve toplum hakkında da Tarih Felsefesi diye bir takım uydurmaca sistemler, ileri sürülürdü. Fakat bugün o sistemler artık okunmaz hale geldi. “Tabiatın diyalektik yorumlanması (kavranışı) nasıl her türlü tabiat felsefesini 5 hem gereksiz ve hem de olanaksız bir hale getirdiyse, tıpkı öyle, tarihin Marksistçe yorumlanması da, tarih alanında felsefe yapmayı sona erdirdi.” (F. Engels.) Bu yeni kavrayışın evren (toplum ve tabiat) hakkındaki genel görüşüne: “DİYALEKTİK MATERYALİZM” denilir. İnsanlığın şimdiye kadar vardığı bu en yüksek bilimsel kavrayışına göre: “Artık her alanda yapılması gereken şey, ilişkileri kafanın içinde tahayyül etmek değil, olaylar içinde keşfetmektir.” (Friedrich Engels)
(iii) MANTIK: Görüyoruz ki, felsefenin buraya kadar iler tutar yeri kalmamıştır. Bu duruma adını vermek gerekirse, diyebiliriz ki, artık Antika felsefe sona ermiştir. Mantık nedir? Bir kelime ile: düşünce ilmidir, işte, bizzat düşünce prosesi kanunlarının doktrini, mantık ve diyalektik sahası -o da kalırsa- kalır. (F. Engels; Ludwig Feu erbach ve Klâsik Alman Felsefesinin Sonu s. 84).

2- DİYALEKTİK VE FELSEFE 

Biz burada Diyalektik Materyalizm adını alan, ve metafizik felsefeye bir daha geri gelmeyecek şekilde son veren, bugün için biricik doğru kavrayışı göreceğiz. Diyalektik materyalizme göre, felsefe deyince anlaşılan şey: “Ruh ile madde arasındaki ilişkilerin belirli yorumuna dayanan genel bir evrene bakış” tır. (a.g.e, s. 32). Bu itibarla, diyalektik materyalizm herşeyden önce bir “Weltanschaung” (Evreni kavrayış) tır. Kavranılacak evren nedir? Evren denince, bir doğa ve toplum denilen maddî dünya ile bir de insana özgü düşünce denilen ruhî veya manevî dünya hatıra gelir. Daha kısa ve anlaşılır olmak için, maddî dünyaya varlık; manevî dünyaya da düşünce adı verilir. Bu iki dünya birbirinden ayrı olmakla birlikte, gayrı değildirler: Yani varlıkla düşünce arasında hem sıkı bir ilişki, hem de ortak olan yön vardır. Düşünce ile varlığın ilişkisi şudur: Varlığı da düşünceyi de kavrayan şey gene düşüncedir. Etrafımızda bir doğa olduğunu; bir toplum bulunduğunu, bu doğayla toplumun birtakım kanunlara uyarak yürüdüğünü ve düşüncemizden ayrı olduğunu bize bildiren ve kavratan şey düşüncemizdir. Buna, varlığı kavramak deriz. Fakat o varlıktan ayrı bir düşüncemiz bulunduğunu ve bu düşüncenin de kendine özgü bir takım kanunlara uyarak yürüdüğünü keza bize bildiren ve kavratan da gene düşüncedir. Buna da düşünceyi kavramak denir. Şu halde, düşünce kavramı kuruntuya dayanan bir şey değil; varlık gibi, tek insan ruhunun dışında kabul edilebilecek, yani objektif birşeydir. Bu itibarla düşünce denilen iç dünyamız, varlık denilen dış dünyanın içinde varlığın bir parçası demektir. Fakat, düşünce olmasa varlığı kavramamıza imkân yoktur. Yani düşünce ile varlık arasında karşılıklı ve sıkı bir ilişki vardır. Aslında düşünce ile varlığı kavramamızı mümkün kılan şey ancak bu ilişkidir. Düşünce ve varlığın ortak yönü şudur: Varlık dediğimiz dış dünya, düşüncemizden nefsimizden hariç, objektif bir varlıktır diyoruz. Ama düşüncemiz olmasa varlığı kavrayamayacağımızı söylerken de, varlığın düşüncemize, nefsimize dahil, sübjektif bir kavranışı olduğunu bildirmiş oluruz. Keza düşüncenin de bizim düşüncemize, nefsimize ait, sübjektif birşey olmasına rağmen, varlık içinde ayrı bir 6 varlık halinde bulunması, düşüncenin aynı zamanda objektif birşey olduğunu bildirmiş olur. Görülüyor ki, gerek varlık, gerekse düşünce aynı zamanda hem objektif, hem de sübjektiftir. Düşünce ve varlık, aynı zamanda hem tek insana göre, nefsimize nazaran vardır: (Sübjektif). Hem de tek insanın dışında, nefsimizden hariç olmak üzere vardır: (Objektif). İşte aralarındaki birinci ortak nokta, her ikisinin de hem objektif, hem de sübjektif olmak suretiyle içli dışlı, birbirine grift bulunmasıdır. Bu sıkı bağ, ortaklık nedendir? Gerek varlığın, gerekse düşüncenin aynı özden gelmemelerindendir. Varlıkla düşüncede ortak olan öz nedir? Her ikisinin de değişme ve hareket halinde bulunmaları ve bu hareketi belli bir takım kanunlara göre yapmalarıdır. Hareket, en geniş anlamıyla varlığın da, düşüncenin de özüdür, aslı ve esasıdır. Hareketin en genel kanunlarını gözden geçirmek düşüncenin de, varlığın da kanunları hakkında genel bir fikir edinmek olur. Şu halde diyalektik, düşünce ve varlık ayırt etmeksizin, evrenin en genel hareket kanunlarını inceleyen bir ilimdir. İlimdir diyoruz, doğrusu da budur. Diyalektik, gerçekten var olan hareketin kanunlarını olduğu gibi inceler ...Böyle bir incelemeye felsefe adı verilemez. Felsefe, ilimlerin dışında, ilimlerin bulamadığı hakikatleri uydurmakla uğraşır. Diyalektiğin uydurduğu hiç bir şey yoktur. 0 gözlem ile kavranılan hareket kanunlarını gösterir. Şu halde bütün öteki ilimler gibi, müşahedeye, tecrübeye, olan bitene dayanan bir ilimdir. Jeoloji nasıl yeryüzünün hareket kanunlarını. Sosyoloji de nasıl toplumun hareket kanunlarını tespit ederse, Diyalektik de öylece, düşünce ile varlığın genel hareket kanunlarını tespit eder. Sosyolojiye nasıl “toplum felsefesi” veya “tarih felsefesi” demek saçma ise, diyalektiğe de “varlık felsefesi” veya “düşünce felsefesi” demek o kadar yersizdir. Felsefe bir zamanlar insan bilgilerini derlemek bakımından tarihsel rolünü oynamış bitirmiştir denilebilir. Bu anlamda, yalnız metafizik felsefe ile değil, her türlü felsefe ile alış verişi kesmek zorunlu olur. Bir kelime ile diyalektik, her-türlü felsefenin mezar kazıcısıdır.

3- İDEALİZM - MATERYALİZM VE BİLGİ KONUSU 

Felsefe artık ilmi simya gibi, din gibi, masal gibi tarihe karışmıştır diyoruz. Felsefe bugün ancak, geçmiş insan nesillerinin bilgi boşlukları etrafında ne gibi düşünce fantezileri yapabileceklerini göstermeye yarar, diyoruz... Ya felsefenin koyduğu meseleler ne olacak? Felsefenin ortaya attığı ana mesele nedir? “Her felsefenin ve özellikle modern felsefenin esas büyük meselesi, düşüncenin varlıkla ilişkisidir” (F. Engels). Düşünce ile varlık veya ruh ile madde arasındaki münasebet deyince iki soru hatıra gelir: (1) Ruh mu maddeyi yaratır, madde mi ruhu? Daha doğrusu düşünce mi önce gelir, varlık mı? Bu sorudan idealizm ve materyalizm meseleleri çıkar. Ontoloji (Genel varlık bahsi) budur. (2) Düşünce varlığın aynı mıdır, gayrı mıdır? Daha doğrusu: “Ruh maddeyi kavrayabilir mi? Bu sorudan da bilgi konusu meselesi çıkar. Filozoflar önce birinci soruya verdikleri cevaba göre iki büyük bölüğe ayrılırlar: (a) Ruh maddeyi yaratır diyen idealisttir, (b) Madde ruhu yaratır diyenler Materyalisttir. Sonra, gerek idealistler, gerek materyalistler, ayrıca kendi içlerinde ikinci soruya verdikleri cevaba göre birtakım bölüklere ayrılırlar. Yalnız unutmayalım: Metafizik felsefece kavranacak varlık, şu bildiğimiz ölümlü düşünce veya varlık değil, mutlak hakikattir. İşte o mutlak düşünceyi kavrarız diyen idealistlere Dogmatik idealist denir. Mutlağı kavrayamayız diyen idealistler de Pragmatik adını alır. Mutlak varlığı kavrarız diyen materyalistlere Dogmatik materyalist denir, Mutlağı kavrayamayız diyenlere de Agnostik adı verilir. Diyalektik evren kavrayışı bütün bu filozof kör dövüşünü bir vuruşta dağıtır. Gelmiş geçmiş tekmil sayın filozoflara sorar: “Bunca kan terleri dökmeniz hep o yaman mutlak hazretleri uğruna mıdır?” ve kısaca cevap verir: “Nafile yoruluyorsunuz; o sizin kendi KURUNTUNUZDUR. Gerçekte mutlak olarak ne bir madde, ne bir fikir veya hakikat vardır. Ne de onu kavrayıp kavrayamamak meselesidir.” Diyalektik materyalizm, müzelik filozoflara bu müjdeyi verdikten sonra, onlara yanlış kapı çaldıklarını şöyle izah eder: (1) Düşünce mi önce, varlık mı, diye merak mı ediyorsunuz? Bu hususta söz söyleyecek felsefe değil, bilimdir. Gerek tabiat, gerek toplum bilimleri varlıksız ve varlıktan önce düşünce olamayacağını, düşüncesiz ve düşünceden önce varlık bulunduğunu, iki kere iki dört eder gibi ispat etti. Ve ediyor. Bu hakikat ilk okul kitaplarında okunuyor. (2) Düşünce varlığı kavrar mı, diye merak mı ediyorsunuz? Bu hususta da söz söyleyecek göne felsefe değil, tecrübedir. Şu meşhur mutlak hakikat uydurmanızı bir tarafa bırakınız. Çünkü insanlığın artık kuruntuya tahammülü kalmamıştır, insan kafasından geçen herhangi bir düşüncenin tekabül ettiği, ifade eylediği varlığa uyup uymadığını kuru akılla bulamazsınız. O düşünceyi tabiata, hayata, ve topluma uygulayarak sınayınız. Düşüncenizin varlığa ne derece u yduğunu derhal denemiş ve anlamış olursunuz. Engels’in dediği gibi: “Pudingin tadı tadılarak anlaşılır.” Pastanın denenmesi yenmesidir. Bu suretle diyalektik kavrayış, bir taraftan, her türlü felsefeye paydos borusunu çalmış olur; Diğer taraftan da, varlıkla düşünce arasındaki münasebetin sırf ve ancak bir bilim ve tecrübe meselesi olduğunu anlatmış olur. Düşünce ve varlığın mahiyet ve ilişkileri alanında, filozof spekülasyonu ile değil, müspet ilim araştırmaları ile elele yürür. Müspet ilim alanını müspet ilme bırakır. Gömüldüğü tarihi türbesinden elini çıkartıp ilim bildirir. Ve artık kendiliğinden anlaşılır ki, gerçek diyalektik kavrayış bütün gerçek bilimler gibi materyalisttir. Yani, varlığın düşünceden önce gelip, düşüncenin varlığı kavrayabileceğine inanır. Onun için bu yepyeni kavrayışa DİYALEKTİK MATERYALİZM adı verilir.

4- DİYALEKTİK MATERYALİZM 

Bütün bu temizlik işlerini yaptıktan sonra, diyalektik materyalizme inceleyecek hangi konu kalır? Yukarıda söylediğimiz gibi, gerek düşüncenin ve gerekse varlığın en genel hareket kanunlarını incelemek kalır. Şüphesiz aşağıda izah edeceğimiz varlık da, düşünce de esas itibarıyla diyalektik bir surette hareket eder. Ne var ki, aynı diyalektik kanunlar düşünce ile varlıkta ayrı ayrı ve başka türlü ifade olunurlar. Biz de, bu kanunların gözden geçirilmesini kolaylaştırmak için, Diyalektik Materyalizm bahsini iki ayrı bölümde alacağız: A- Diyalektik varlık kanunlarının incelenmesi: Bu bahiste hareket kanunları, düşünceden bağımsız olarak, sırf doğada, hayatta ve toplumda oldukları gibi gözden geçirilecektir. Bu bize, evreni kavrayış esnasında güdeceğimiz yolu yani metotu verecektir. Onun için bu bahse Varlık Kanunları bahsi diyebileceğimiz gibi, Metafizik metottan ayrı olmak üzere, DİYALEKTİK METOD bahsi de diyebiliriz. B- Diyalektik düşünce kanunlarının incelenmesi: Bu konuda, bütün varlık hareketinden çıkan diyalektik kanunların, nasıl varlığın bir parçası olan düşünce için de doğru olduğu görülecektir. Düşünce kanunlarından bahseden ilme eskiden mantık denirdi. Antika felsefenin de metafizik metotuna uygun bir mantığı vardı. Ona formel mantık denir. Onun için diyalektik materyalizm metotunun düşünce kanunlarına uygulanması DİYALEKTİK MANTIK adını alabilir. Gerek metotu ve gerek mantığı itibarıyla, Diyalektik Materyalizmin yukarıdan beri işaret ettiğimiz dört karakteri şunlar olur: (1) Olay ve şeyleri hem objektif, hem de sübjektif olarak gözden geçirir. (2) Bütün evrende (düşünce ve varlık dünyasında) en genel esas, harekettir. (3) Mutlak değişmez denen şey yoktur. Hareket eden herşey değişir. (4) Değişen varlığın da, düşüncenin de aslı maddîdir.

 EGEMEN feodal soyluluğun yabanıl savaşımları, ortaçağı, gürültüleri ile doldururken, tüm Batı Avrupa'da ezilen sınıfların sessiz sedasız çalışması feodal sistemi kemirmişti; bu çalışma, içinde feodal beylere gitgide daha az yer kalan koşulları yaratmıştı. Gerçi, kırda, soylu beyler, hâlâ ortalığı kasıp kavuruyorlardı; toprak kölelerinin iflahını kesiyor, çektikleri güçlüğe gözlerini kapıyor, ürünlerini ayaklarıyla çiğniyor, karılarının ve kızlarının ırzlarına geçiyorlardı. Ama dolaylarda kentler yükselmişti: (sayfa 595) İtalya'da, Fransa'nın güneyinde, Ren kıyısında, külleri içinden yeni baştan doğmuş Roma ilkçağının özgür kentleri; öte yandan, özellikle Almanya'da, yeni yapıtlar; her zaman surlar ve hendeklerle çevrilmiş bulunan bu yapıtlar, soyluluk şatolarından çok daha güçlü kalelerdi, çünkü onları ancak büyük bir ordu yıkabilirdi. Bu surlar ve bu hendekler arkasında, ortaçağ: zanaatçılığı -oldukça yavaş bir biçimde ve loncalar içinde- gelişiyor, ilk sermayeler, toplanıyor, hem kentlerin kendi aralarında ve dünyanın geri kalan bölümü ile ticaret yapma gereksinmesi, ve hem de gene yavaş yavaş, gereksinme ile birlikte, bu ticareti koruma araçları doğuyordu. 

      Daha 15. yüzyıldan başlayarak, kent burjuvaları, toplum için, feodal soyluluktan daha vazgeçilmez bir duruma gelmiş bulunuyorlardı. Gerçi tarım, nüfusun büyük bölümünün uğraşı, ve sonuç olarak, en önemli üretim kolu idi. Ama, soyluluğun zorbalıklarına karşın, şurada burada varlığını sürdüren birkaç yalıtık özgür köylü, tarımda önemli olan şeyin, soylunun avarelik ve haksız vergi ödetmeleri değil, ama köylünün çalışması olduğunu yeterince tanıtlıyordu. Öte yandan, soyluluğun gereksinmeleri de öylesine büyümüş ve öylesine biçim değiştirmişti ki, soyluluk için bile, kent, vazgeçilmez bir duruma gelmişti; soyluluk, kendi üretiminin tek aletini, zırhını ve silahlarını kentlerden sağlamıyor muydu? Kumaşları, yerli ev eşyası ve mücevherleri, İtalya ipeklilerini, Brabant dantelalarını, Kuzey kürklerini, Arabistan kokularını, Doğu yemişlerini, Hint baharatlarını, her şeyi, - sabun hariç her şeyi, soyluluk, kentlilerinden satınalıyordu. Belirli bir dünya ticareti vardı; İtalyanlar, Akdeniz üzerinde, ve onun dışında, Flandre'a kadar Atlantik kıyılarında dolaşıyorlardı; İngiliz ve Hollanda rekabetinin ortaya çıkmasına karşın, Hanse[2*] tüccarları Kuzey denizi ve Baltık denizini hâlâ egemenlikleri altında tutuyorlardı. Kuzey (sayfa 596) ve Güneydeki deniz yolculuğu merkezleri arasındaki bağ, karadan kurulmuştu; bu bağı kuran yollar, Almanya'dan geçiyordu. Soyluluk, gitgide daha gereksiz bir duruma gelir ve gelişmeyi gitgide daha çok engellerken, kentler burjuvaları, üretim ve ticaretin, kültür ve siyasal ve toplumsal kurumların ilerleyişini kişileştiren, sınıf durumuna geliyorlardı. 
      Üretim ve değişimdeki bütün bu gelişmeler, aslında, bizim bugünkü görüşlerimize göre, çok sınırlı nitelikte şeylerdi. Üretim, salt lonca zanaatçılığı biçimine bağlı kalıyor, yani hâlâ feodal bir nitelik taşıyordu; ticaret, Avrupa sularını aşmıyor, ve değişim aracıyla Uzak-Doğu ürünlerini sağladığı Doğu kıyısı kentlerinden daha uzağa gitmiyordu. Ama meslekler, ve onlarla birlikte bu işleri yapan burjuvalar, ne kadar bayağı ve sınırlı kalırlarsa kalsınlar, feodal toplumu altüst etmeye yettiler, ve soyluluk olduğu yerde sayarken, onlar hiç olmazsa hareket içinde kaldılar . 
      Kentler burjuvası, ayrıca, feodaliteye karşı güçlü bir silaha da sahipti: para. Ortaçağın başlangıcındaki feodal ekonomide, para için pek yer yoktu. Feodal bey, gereksinmesi olan her şeyi, ya çalışma biçimi, ya da ürün biçimi altında, kendi toprak kölelerinden sağlıyordu; kadınlar, keten ve yün eğiriyor ve dokuyorlar ve giysiler dikiyorlardı; erkekler tarlaları ekiyorlardı; çocuklar beyin sürüsüne bakıyor, onun için orman yemişleri, kuş yuvaları, hayvan yataklığı (hayvanların ahırda üstünde yatmaları için ot) topluyorlardı; ayrıca, bütün aile, bundan başka buğday, meyve, yumurta, tereyağı, peynir, kümes kuşları, genç sürü hayvanları, daha bilmem ne teslim etme zorundaydı. Tüm feodal egemenlik, kendi kendine yetiyordu; savaş yükümleri bile, ürün olarak isteniyordu; ticaret, (sayfa 597) değişim yoktu, para gereksizdi. Avrupa öylesine düşük bir düzeye düşmüş, öylesine baştan başlama zorunda kalmıştı ki, para, o zaman toplumsal bir işlevden çok, salt siyasal bir işlev görebilirdi: vergilerin ödenmesine yarıyor, ve esas olarak yağma ile kazanılıyordu. 
      Şimdi her şey değişmişti. Para, yeni baştan, evrensel değişim aracı durumuna gelmiş, ve bunun sonucu, niceliği oldukça artmıştı; artık soyluluk bile ondan vazgeçemiyordu ve satacak çok az şeyi olduğu ya da hatta hiç olmadığı, yağma da artık o kadar kolay olmadığı için, burjuva-tefeciden ödünç alma yolunu tutma zorunda kaldı. Yeni toplar tarafından topa tutulmasından çok önce, feodal şatolar, para tarafından çoktan kemirilmiş bulunuyorlardı; top barutu, para hizmetinde bir oda çavuşundan başka bir şey olmadı. Para, burjuvazinin, büyük siyasal eşitlik rendesi idi. Kişisel bir ilişkinin bir para ilişkisi tarafından, ayrıl bir yükümün (prestation) para biçiminde bir yüküm tarafından ortadan kaldırıldığı her yerde, bir burjuva ilişkisi, feodal bir ilişki yerine geçiyordu. Gerçi eski kaba doğal ekonomi biçimi, ezici bir çoğunlukla varlığını sürdürüyordu; ama daha şimdiden, Hollanda'da, Belçika'da, Aşağı-Ren'de olduğu gibi, köylülerin feodal beye angarya ve ayni yüküm yerine para verdikleri, beyler ile uyrukların, toprak sahipleri ve çiftlik kiracıları durumuna dönüşümleri yolu üzerinde ilk kesin adımı atmış bulundukları, yani, kırda bile, feodal kurumların toplumsal tabanlarını yitirdikleri birçok bölge vardı. Bu çağda, Batı Avrupa'yı saran para hırsı, 15. yüzyılın sonunda feodalitenin para tarafından içten ne derecede aşındırılmış ve kemirilmiş olduğunun parlak bir örneğini gösterir .Portekizlilerin, Mrika kıyılarında, Hindistan'da, tüm Uzak-Doğuda aradıkları şey, altın'dır; İspanyolları, Amerika'ya gitmek üzere, Atlantik Okyanusunu aşmaya götüren şey, büyülü altın sözcüğüdür; yeni (sayfa 598)bulunan bir kıyıya ayak basar basmaz, Beyaz adamın ilk istediği şey, altın idi. Ama bu uzakta maceraya gitme gereksinmesi, başlangıçta içinde gerçekleştiği feodal ya da yarı-feodal biçimlere karşın, temeli tarım olan ve fetih savaşları esas olarak toprak kazanma ereğini gözeten feodalite ile, daha temelinde, bağdaşmaz bir şeydi. Üstelik, denizcilik, anti-feodal niteliğinin damgasını, bütün modern savaş filolarına bile basmış bulunan açıkça burjuva bir sanayi idi. 
      Buna göre, 15 yüzyılda, feodalite, tüm Batı Avrupa'da tam bir çöküş durumundaydı; anti-feodal çıkarlara sahip kentler, kendi öz hukukları ve silahlı burjuvaları ile birlikte, her yerde feodal topraklar içine sokulmuş bulunuyorlardı; bu kentler, feodal beyleri, para aracıyla daha şimdiden toplumsal bakımdan, ve hatta şurada burada siyasal bakımdan da, kısmen kendilerine bağımlı kılmışlardı; son derece uygun koşulların tarımsal gelişmeyi sağladığı kırda bile, eski feodal bağlar, paranın etkisi altında, kopmaya başlıyorlardı; soyluluğun eski egemenliği, ancak Almanya'da Elbe'nin doğusu gibi yeni fethedilen ülkelerde, ya da zaten geri kalmış, tecimsel yolların uzağında bulunan bölgelerde gelişmeye devam ediyordu Ama her yerde, -kırda olduğu gibi kentlerde de- ezeli ve saçma savaşmanın, feodal beyler arasındaki içsavaşı, hatta dış düşman ülkenin içinde olduğu zaman bile, sürekli kılan o çekişmelerin, tüm ortaçağ boyunca sürmüş bulunan, o nedensiz, o kesintisiz yakıp yıkma durumunun son bulmasını isteyen halk öğeleri çoğalmıştı. İsteklerini gerçekleştirmek için kendi başlarına çok güçsüz olan bu öğeler, tüm feodal düzenin başı olan krallığın ta kendisinde, güçlü bir dayanak buldular. Ve toplumsal ilişkiler düşüncesinin devlet ilişkileri düşüncesine götürdüğü, iktisattan siyasete geçtiğimiz nokta, işte buradadır. 
      Halkların, ortaçağın başındaki karmaşasından, yavaş (sayfa 599) yavaş yeni milliyetler çıktı, - bilindiği gibi, eski Roma eyaletlerinin çoğunda, yenilenlerin yenenleri, köylü ve kentlinin Cermanik beyi özümledikleri süreç. Demek ki, modern milliyetler de, ezilen sınıfların ürünleridirler. Menke'nin orta Lorraine bölgeleri haritası,[3*] şurada kaynaşmanın, burada ayrılmanın gerçekleşme biçimi üzerine anlamlı bir fikir verir. Belçika ve Aşağı-Loren bakımından, bu sınırın esas olarak, daha bundan yüz yıl önce Fransızca ve Almanca arasında varolan dil sınırı ile düşümdeş olduğunu görmek için, bu harita üzerinde Latin ve Cermen yer adları sınırını izlemek yeter. Hâlâ, şurada burada, iki dilin üstünlük için savaştıkları dar bir bölge görülebilir; ama, genel olarak, neyin Alman ve neyin Latin kalacağı sağlamca saptanmıştır. Ama, haritadaki yer adlarından çoğunun, Aşağı-Frankonca ya da eski Almancadan türetilmiş biçimi, bu adların, 9., en geç 10. yüzyıla çıktıklarını, buna göre, Karolenjiyenler çağının sonuna doğru, sınırın esas olarak çizilmiş bulunduğunu gösterir. Nedir ki, Latin tarafında, özellikle dilsel sınırın yakınlarında, Cermanik bir kişi adı ile Latin bir topografik adlandırmadan bileşmiş karma adlar görülür: Örneğin, Meuse'ün batısında, Verdun yakınlarında, bugün Ippecourt, Récourt-la-Creux, Amblaincourt-sur-Aire, Thier-ville haline gelmiş bulunan Eppone curtis, Rotfridi curtis, Inqolini curtis, Treudegisilio villa gibi. Bunlar, Frank feodallerine ait alanlar, Latin topraklarında, ergeç latinleşmekten kurtulamayan küçük Alman kolonileridir. Kentlerde ve yalıtık kırsal bölgelerde, dillerini daha oldukça uzun süre koruyan daha güçlü Alman kolonileri yerleşmişlerdi; örneğin, daha 9. yüzyılın sonunda, Ludwigslied,[4*] (sayfa 600) işte bu kolonilerin birinden fışkırdı; ama Frank beylerinden büyük bir bolümü, daha önce latinleşmiş bulunuyordu, ve Latincenin (Roman) daha o zamandan Fransa'nın resmi dili olarak ortaya çıktığı 842 krallar ve ulular yemin formülleri, bunun böyle olduğunu gösterir. 
      Dil grupları bir kez sınırlandırıldıktan sonra (örneğin, Elbe Slavlarına karşı yürütülen savaşlar gibi, daha sonraki fetih ya da yoketme savaşları bir yana), bu grupların, devletlerin kuruluşu için temel veriler hizmeti görmeleri, milliyetlerin uluslar haline gelmek üzere gelişmeye başlamaları doğaldı. Bu öğenin daha 9. yüzyıldan başlayarak sahip bulunduğu güç, Lotharingie karma devletinin hızlı çöküşü tarafından tanıtlanmıştır. Gerçi tüm ortaçağ boyunca, dilsel ve ulusal sınırlar birbirleriyle düşümdeş olmaktan uzak kalmışlardır; ama, belki İtalya dışında, her milliyet gene de Avrupa'da büyük bir özel devlet tarafından temsil edilmiştir, ve ulusal devletler kurma yolunda kendini durmadan daha açık ve daha bilinçli bir biçimde gösteren eğilim, ortaçağın bellibaşlı ilerleme kaldıraçlarından birini oluşturur. 
      Ne var ki, bu ortaçağ devletlerinin her birinde, kral, tüm feodal aşama-sırasının doruğunu, bağımlıların (vassallerin) kendisinden kaçamadıkları ve aynı zamanda kendisine karşı sürekli bir başkaldırma durumunda bulundukları doruğu oluşturuyordu. Tüm feodal ekonominin temel ilişkisi, yani bazı hizmetler ve kişisel borçlar karşılığı toprak verilmesi, en yalın kökensel biçimi altında, özellikle kavga aramakta birçoklarının çıkarı olduğu yerlerde, daha o zamandan yeterince anlaşmazlık konusu çıkartıyordu. Bundan ötürü, bağımlılık (vasselage) ilişkilerinin, bütün ülkelerde, verilmiş, geri alınmış, yenilenmiş, değiştirilmiş ya da farklı koşullara bağlanmış haklar ve yükümlülüklerinin içinden çıkılmaz bir karışıklık meydana getirdikleri ortaçağ sonunda durum nasıl olmalıydı? (sayfa 601) Örneğin, Gözüpek Charles, topraklarının bir parçası için imparatorun, öbür parçası için de Fransa kralının bağımlısı (vassal) idi; öte yandan, onun metbuu (suzerain) olan Fransa kralı, aynı zamanda bazı topraklar için kendi bağımlısı olan Gözüpek Charles'ın bağımlısı idi; bu durumda çatışmalardan nasıl kaçınılabilirdi? Bağımlıların, onları dışa karşı ve kendi aralarında koruyabilecek tek şey olan krallık merkezine doğru o çekim, ve bu çekimin önüne geçilmez ve sürekli bir biçimde kendisine dönüştüğü o bu merkezden iteleme yüz yıllık ve almaşık oyununun nedeni budur; özgür insana yaraşır tek gelir kaynağının yağma olduğu bu uzun dönem boyunca, krallık ve bağımlılar arasındaki, uğursuz şamatası geri kalan her şeyi kapsayan o kesintisiz savaşımın nedeni budur; ozansı şövalyelik adı arkasında saklanan ve durmadan onur ve bağlılıktan sözeden o sonsuz ve her zaman yenilenen ihanetler, cinayetler, zehirlemeler , kalleşlikler ve düşünülebilecek her türlü alçaklıklar dizisinin nedeni budur. 
      Bu genel karışıklık içinde, krallığın, ilerleme öğesi olduğu açıktır. Krallık, düzensizlik içinde düzeni, düşman devletler biçimindeki ufalanma karşısında oluşma durumundaki ulusu temsil ediyordu. Feodalitenin yüzeyinde oluşan tüm devrimci öğeler, bundan ötürü, krallık ne kadar onlara dayanmak zorunda idiyse, o kadar krallığa dayanmak zorunda idiler. Krallık ile burjuvazi arasındaki bağlaşma (ittifak), 10. yüzyıla kadar gider; çoğu kez çatışmalarla kesilen bu bağlaşma -çünkü ortaçağda hiç bir şey yolunu kararlılıkla izlemez-, krallığın kesin utkuyu kazanmasına yardım edene, ve krallığın da, gönül borcu belirtisi olarak, bağlaşığını boyunduruk altına almasına ve soymasına değin, her zaman daha sağlam ve daha güçlü bir biçimde yenilenecektir. 
      Burjuvalar gibi, krallar da, doğmakta olan hukukçular (sayfa 602) loncasında güçlü bir destek buluyorlardı. Roma hukukunun yeniden bulunması ile, feodal çağın danışmanları olan rahipler, ve kiliseye bağlı olmayan hukukçular arasında, işbölümü yapıldı. Bu yeni hukukçular, daha baştan başlayarak, esas olarak, burjuva sınıfın içinde bulunuyorlardı, ama, öte yandan, irdeledikleri, öğrettikleri, uyguladıkları hukuk da, niteliği bakımından, esas olarak anti-feodal, ve belirli bir bakış açısından, burjuva idi. Roma hukuku, salt özel mülkiyetin egemen olduğu bir toplumdaki yaşama koşulları ve çatışmalarının öylesine klasik hukuksal ifadesidir ki, daha sonraki tüm yasamalar ona hiç bir esas olarak iyileşme getirememişlerdir. Oysa, ortaçağ burjuva mülkiyeti, henüz güçlü bir feodal sınırlandırmalar karması gösteriyor, örneğin büyük bölümü bakımından ayrıcalıklardan oluşuyordu; buna göre Roma hukuku, çağın burjuva koşullarının çok ilerisinde bulunuyordu. Ama burjuva mülkiyetin tarihsel gelişmesinin devamı, gerçekten de olduğu gibi, ancak arı özel mülkiyete doğru evrimine dayanabilirdi. Nedir ki, bu gelişme, ortaçağ sonu burjuvazisinin henüz ancak bilinçsiz olarak kendisine doğru yöneldiği şeyi dörtbaşı bayındır bir biçimde içeren Roma hukukunda güçlü bir kaldıraç bulacaktı. 
      Hatta, eğer Roma hukuku, birçok bireysel durumda, örneğin, köylülerin, yükümlülüklerinden zaten kullanıla-gelen kurtuluşlarının yazılı kanıtlarını gösteremedikleri durumlarda, onların soyluluk tarafından pekiştirilmiş bir ezgisine bahane hizmeti görse bile, bu, hiç bir şeyi değiştirmez. Roma hukuku olmasaydı da, soyluluk benzer bahaneler bulurdu, ve her gün böyle bahaneler buluyordu. Feodal koşulları kesinlikle tanımayan ve modern özel mülkiyeti tamamen önceleyen bir hukukun yürürlüğe girmesi, her durumda çok büyük bir ilerleme idi. 
      Feodal soyluluğun, iktisadi planda, ortaçağ sonu (sayfa 603) toplumunda nasıl gereksiz, hatta sıkıcı bir duruma gelmeye başladığını, siyasal planda da, kentlerin, ve o çağda sadece krallık biçimi altında olanaklı olan ulusal devletin gelişmesi bakımından nasıl bir engel durumuna gelmiş olduğunu görmüş bulunuyoruz. Ama feodal soyluluk, o zamana kadar silahları kullanma tekelini elinde tuttuğu, o olmaksızın ne savaşılabileceği, ne de savaşa girişilebileceği için, her şeye karşın ayakta tutulmuştu. Bu durum da değişecekti; feodal soyluluğa, onun egemen olduğu toplum ve devlet döneminin son bulduğunu, şövalye niteliği içinde, hatta savaş alanında bile, artık kendisinden yararlanılamayacağını tanıtlamak için, son adım da atılacaktı. 
      Feodal rejime karşı, askerlerin en yakın metbularına, krallık ordusu komutanlığından daha güçlü bağlarla bağlı bulundukları, kendisi de feodal bir ordu ile savaşmak demek, açıkça bir kısır döngü içinde dönmek ve bir adım bile ileri gitmemek demekti. Daha 14. yüzyıl başlarından başlayarak, krallar , bu feodal ordudan kurtulmak, ve kendi öz ordularını kurmak için çaba gösterdiler. Bu çağdan sonra, krallık orduları içinde, askere alınmışlar ya da kiralanmışlardan oluşan birlikler oranının durmadan arttığını görüyoruz. Başlangıçta, özellikle, Lombard, Cenovalı, Alman, Belçikalı vb. kentler döküntüleri ve kaçak toprak kölelerinden oluşan, ilkin açık kır savaşmalarında pek işe yaramaz, kentlerin işgalinde ve kuşatmalarda kullanılan piyade sözkonusudur. Ama daha ortaçağın sonuna doğru, Tanrı bilir nereden toplanmış bilelikleri (maiyetleri) ile birlikte, kendilerini yabancı prenslerin hizmetine kiralayan ve böylece feodal savaş koşullarının çare bulunmaz yıkılışını haber veren şövalyeleri de görüyoruz. 
      Aynı zamanda, kentlerde ve, hâlâ varoldukları ve yeniden oluştukları yerlerde özgür köylüler arasında, (sayfa 604) savaşkan bir piyadenin temel koşulları meydana geliyordu. O zamana kadar, kendisi gibi atlı bileliği ile birlikte şövalyelik, ordunun çekirdeğinden çok, ordunun ta kendisini oluşturuyordu; şövalyeliğe, emireri olarak, yayan eşlik eden toprak köleleri sürüsü, -açıkça kırda- kendini ancak savaştan kaçmak ve yağma yapmak için gösteriyordu. Feodalitenin güçlü durumu sürdüğü sürece, yani 13. yüzyılın sonuna değin, şövalyelik, bütün savaşmalara katıldı ve bunların sonuçlarını belirledi. Bu tarihten sonra, durum, ve gerçekte aynı zamanda birçok noktada birden, değişti. İngiltere'de toprak köleliğinin yavaş yavaş ortadan kalkışı, toprak sahipleri (yeomen) ya da çiftlik kiracılarından oluşan kalabalık bir özgür köylüler sınıfı yarattı, ve böylece, o çağın ulusal İngiliz silahı olan ok ve yay kullanmakta talimli yeni bir piyadenin ilkel maddesini sağladı. Yürüyüş sırasında ister atlı ister atsız olsunlar, her zaman yaya savaşan bu okçuların ortaya çıkışı, İngiliz ordularının taktiğinde önemli bir değişikliğe neden oldu. 14. yüzyıldan sonra, İngiliz şövalyeliği, alan ya da öbür koşulların buna uygun olduğu yerlerde, daha çok yaya dövüşür. Dövüşü başlatan ve düşmanı dağıtan okçuların arkasında, şövalyeliğin kapalı ordusu, son çarpışmayı yanlardan saldırılar ile desteklemek için sadece bir bölümü at üstünde olduğu halde, düşman saldırısını ya da uygun ilerleme anını ayakta bekler. İngiltere'nin bu çağda Fransa'daki kesintisiz utkuları, esas olarak orduda savunucu bir öğenin bu yeniden canlandırılmasına dayanır, ve bu savaşların çoğu, tıpkı Wellington'un İspanya ve Belçika'da verdiği savaşlar gibi, karşı-saldırı ile sonuçlanan savunucu savaşmalardır. Yeni taktiğin Fransızlar tarafından kabulü, -belki de kiraladıkları kundaklı yayla silahlanmış İtalyan askerlerinin, İngiliz okçuların yerini tuttukları andan başlayarak-, İngilizlerin utkun yürüyüşüne son verdi. Aynı biçimde, (sayfa 605) 14. yüzyıl başlarında, Flandre kentlerinin piyadesi, Fransız şövalyeliğine açık kırda -ve çoğu kez başarı ile- meydan okuma cüretini gösterdi, ve imparator Albert de, İsviçre'nin özgür imparatorluk köylülerini, kendinden başka biri olmayan Avusturya grandüküne kahpece teslim etmeye kalkışarak, ilk Avrupa çapında ünlü piyadenin kuruluşunu sağladı. İsviçrelilerin, Avusturyalılar ve Burginyonlara karşı kazandıkları utkularda, atlı ya da yaya zırhlı şövalyelik, piyade karşısında; feodal ordu, modern ordunun başlangıçları karşısında; şövalye, burjuva ve özgür köylü karşısında kesinlikle yenik düştü. Ve Cumhuriyetlerinin burjuva niteliğini daha ilk anda doğrulamak için, Avrupa'nın ilk bağımsız Cumhuriyeti olan İsviçreliler, askeri övünçlerini hemen geçer akçe yaptılar. Her türlü siyasal titizlik ortadan kalktı; en çok verenler hesabına paralı asker toplama amacıyla, kantonlar asker toplama büroları durumuna dönüştürüldüler. Başka yerlerde de, ve özellikle Almanya'da, asker toplayıcının trampeti kapı kapı dolaştı; ama uyruklarını satmak için kurulmuşa benzeyen bir hükümetin köpeksiliği (cynisme), en derin ulusal düşkünlük çağında, Alman prensleri tarafından aşıldığı zamana değin, eşsiz kaldı. 
      Sonra, 14. yüzyılda, top barutu ve topçuluk da, Araplar tarafından, İspanya üzerinden Avrupa'ya getirildi. Ortaçağın sonuna değin, taşınabilir ateşli silah önemsiz kaldı; bunda da anlaşılmayacak bir şey yok, çünkü Crecy okçusunun oku, Waterloo piyade erinin düz namlulu tüfeği kadar uzağa gidiyor, ve -aynı etkiyi yapmasa da- belki daha güvenli bir biçimde vuruyordu. Sahra topu da henüz çocukluk çağındaydı; buna karşılık ağır toplar, şövalye şatolarının dış surlarını birçok kez dövmüş ve feodal soyluluğa, barutun, egemenliğinin sonunu sağlama bağladığını haber vermişti. 
      Basımcılığın yayılması, ilkçağ yazınının irdelenmesinin (sayfa 606) yeniden başlaması 1450'den sonra gitgide güçlenen ve evrenselleşen tüm kültür hareketi, feodaliteye karşı savaşımlarında, burjuvazi ve krallığın işini kolaylaştırdı. Bu nedenlerin, aynı yönde gitgide daha ileri giden, birbirleri üzerindeki artan karşılıklı etkileri ile yıldan yıla daha da pekişmiş birleşik etkisi, 15. yüzyılın ikinci yarısında, feodaliteye karşı, burjuvazinin değilse de, en azından krallığın utkusunu sağladı. Avrupa'da her yerde, feodal durumdan geçmemiş uzak ikincil ülkelere kadar, krallık iktidarı birdenbire üste çıktı. İberik yarımadasında, Latin dil soylarından ikisi, İspanya krallığını kurmak üzere birleştiler; ve Provans dilini konuşan Aragon krallığı, yazılı dil olarak Kastilya dilini kabul etti; üçüncü soy, Portekiz krallığını kurmak üzere, Galiçya dışında, kendi dil alanını birleştirdi; İberik Hollandası, içe döndü, ve deniz etkinliği aracıyla, ayrı bir varlık hakkını tanıtladı. Fransa'da, Burginyon devletinin çöküşünden sonra, Louis XI, sonunda ulusal birliği öylesine güçlü bir biçimde kurma başarısını gösterdi ki, henüz çok parçalanmış bir durumda bulunan Fransız toprağı üzerinde krallığı temsil ediyor, ardılı daha o zamandan İtalyanlar arasındaki çekişmelere burnunu sokabiliyor, ve bu birlik, Reform tarafından, ancak bir kez, ve o da az bir zaman için, tehlikeye düşürülebiliyordu; İngiltere, sonunda, uzun erimde kendisini kan içinde bırakacak Fransa'daki donkişotça fetih savaşlarından vazgeçmişti; feodal soyluluk İki Gül savaşlarında bir ödünleme aradı ve aradığından çoğunu da buldu; kendi kendini yıprattı ve tahta, krallık iktidarı tüm öncelleri ve tüm ardıllarının erkliğini aşan Tudorlar hanedanını oturttu. İskandinav ülkeleri, birliklerini uzun süreden beri gerçekleştirmiş bulunuyorlardı; Litvanya ile birleşmesinden sonra, Polonya, henüz hiç bir saldırıya uğramamış bir krallık iktidarı ile, yükseliş dönemine doğru gidiyordu ve, hatta Rusya'da bile, küçük prenslerin (sayfa 607) yıkılışı ile Tatar boyunduruğundan kurtuluş elele yürümüş ve İvan III tarafından kesin bir sonuca bağlanmıştı. Tüm Avrupa'da, krallığın, ve o sıralarda krallık olmaksızın varlığı olanaksız ulusal birliğin bulunmadığı, ya da ancak kağıt üzerinde bulunduğu sadece iki ülke vardı: İtalya ve Almanya.

ÖFA

{picture#https://i.pinimg.com/736x/da/b1/5a/dab15a848e7e924705d6dd46cc8dcc59--warcraft-movie-cast-world-of-warcraft-movie.jpg} Tıp, felsefe, bilimle ilgili paylaşımlar yapan; tıp ders notları ve pdf dosyalar paylaşan bilgi sitesi. {twitter#https://twitter.com/bilgitepecom}
Blogger tarafından desteklenmektedir.